Kitap İncelemesi I: Kitap Hırsızı

Özgün Ad: The Book Thief
Yazar: Markus Zusak
Türkçeye Çeviren: Selim Yeniçeri
Sayfa Sayısı: 574
Yayınevi: Martı Yayınları
İlk Kez Yayımlandığı Tarih: 2005
GoodReads: 4.36

Karakterler

Liesel Meminger: Nam-ı diğer Kitap Hırsızı… Birtakım nedenlerden dolayı kardeşi ile birlikte bir bakıcı aile olan Hubermann’lara gönderilmek istenir -ki isteyen de anneleridir-. Fakat küçük kızın kardeşi yolculuk esnasında ölür. İlginçtir ki, kusursuzlaşacağı hırsızlıkta ilk girişimi bu sayede gerçekleşecektir.

Rudy Steiner: Limon rengi saçları, mavi gözleri ve cılız bacaklarıyla; kimi zaman değil, her zaman aç olan bu çocuk, hikâyenin Jesse Owens’iydi. -Jesse Owens, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda dört altın madalya kazanan Adolf Hitler döneminin siyahi atletiydi.- Rudy, yüzünü kömürle boyayıp deliler gibi koşacak kadar hayrandı ona. Son bir not: O, Liesel’e Domuzkız diyen iki kişiden biriydi.

Hans Hubermann: Uzun boyluydu ve gümüş rengiydi gözleri. Sigara sarmayı da, içmeyi de seviyordu. Boyacıydı, aynı zamanda barlarda akordeon çalarak ikinci bir gelir elde ediyordu. Adolf Hitler’i desteklemeyen yüzde onluk azınlık grubun içinde olduğunu da söyleyelim.

Rosa Hubermann: Eşi Hans’ın aksine kısa boyluydu. Sürekli olarak topuz yaptığı kahverengi saçları vardı. Zengin ailelerin çamaşır ve ütü işini yaparak kazandığı cüz’i miktardaki parayla evin geçimine katkı sağlıyordu, sağlamak zorundaydı… Liesel’e Domuzkız, Hans’a da Keriz diyen bu kadının ağzının ne denli bozuk olduğuna kitabın çoğu bölümünde şahit oluyoruz. Fakat bu durum, Rosa’nın kötü bir insan olduğu fikrine kapılmanıza neden olmasın. Zaten kitabın sayfalarını çevirdikçe onun gerçekte nasıl biri olduğunu anlayacaksınız.

Max Vandenburg: Yıllar önce babası savaşta birisinin hayatını kurtarmıştı. Bu kişi Hans Hubermann’dan başkası değildi. Max’ın hikâyede var olma nedeni tam olarak bundan kaynaklanıyordu. Hans, minnet borcu olarak adresini bırakmıştı Vandenburg ailesinin geri kalanına. Ve adresin yazılı olduğu o kâğıdın yolu, bir gün Hubermann’ların oturduğu Himmel Sokağı’na düşecekti Yahudi bir boksör olan Max ile birlikte.

Adolf Hitler: Max’ın, Hubermann’ların bodrumunda dövüştüğünü hayal ettiği adamdı o. Fiziki olarak hikâyede olmasa da, tüm olayların sorumlusu Hitler’di.


Kısaca Bir Değerlendirme

Konu ve içerik bakımından Adolf Hitler dönemi Almanya’sını işleyen bir roman, kimileri için klişeden öteye geçemeyebilir. Fakat bu genellemede Kitap Hırsızı’nı bir kenara koymalıyız. Çünkü kitabı ölümün ağzından anlatıyor Markus Zusak. Böylece klişe etiketi, yerini eşsizliğe bırakıyor.

Bu yazıyı yazmaya başlamadan önce kitap hakkındaki tüm değerlendirme yazılarını gözden geçirmeye çalıştım. Ve çoğu kişinin başarılı bulduğu kitap üzerinde şöyle bir algının oluştuğunu da saptadım: “Bu kitapta eksik bir şeyler var.”

Küçükçe bir evet, kocaman bir hayır… Önceden ben de aynı fikri paylaşıyordum. Hatta şu an okuduğunuz satırların yerinde bu fikri ispatlamayı amaçlayan cümleler vardı yakın zaman önce. Ama biraz daha kafa patlatınca vardığım fikir, Kitap Hırsızı’nın kusursuza yakın olduğuydu.

Karakterlerin tasviri, olayların örgüsü, kimi zaman okuyucuya gelecekten haber veren ölüm… Sayılabilecek o kadar çok iyi şey var ki kitap adına… Sadece Max’ın olması gerektiğinden fazlaca konu dışında kaldığını düşünüyorum. Yukarıdaki küçük evetin nedeni de buydu.

Eğer hâlâ bir eksiklik arıyorsanız, Zusak’ın kitabı bitirmiş olmasını söyleyeceğim artık. Daha da açayım isterseniz. Her okuyucu, okuduğu romanın karakterlerini kafasında canlandırır ve kendince bir kılıfa sokar onları -yazarın karakter tasvirleri ışığında-. Tam da burada Kitap Hırsızı’nı diğer kitaplardan ayıran şey doğallık oluyor. Ve dolayısıyla okuyucu, diğer kitapların karakterlerine kıyasla daha çok benimsiyor bu kitabın karakterlerini. Halihazırda kitapların insan hayatının bir parçası olması (bu başka bir yazının konusu) durumunu da dikkate alırsak, cevabını bulmuş oluruz bu sözde eksikliğin ya da kaçınılmaz sonun hissettirdiği eksikliğin nedenini. Kitap bitti ve karakterlerimiz artık olmayacak.


Kitap Hakkındaki Yorumlar

“Yılın en çok beklenen kitabı. Olağanüstü… Gerçekten muhteşem!”
– Publishers Weekly

“Merak uyandıran, hayat dolu ve son derece ustalıkla yazılmış, nefes kesen bir roman; aynı zamanda harikulade ve sürükleyici.”
– The Guardian

“Hayatınızı böylesine derinden etkileyen başka bir kitaba daha rastlamamışsınızdır. Muhteşem!”
– GoodReads

“Bu unutulmaz hikâye kalbinizi çalacak!”
– The New York Times

“Güzel, felsefi bir yanı da bulunan sürükleyici bir roman… Herkes okumalı!”
– Kirkus Reviews

“Markus Zusak, zorlu bir konuyu ustalıkla anlatarak gerçek bir başarı yakalamış. Olağanüstü… Tek kelimeyle harika bir kitap.“
– The Wall Street Journal


Kitaptan Alıntılar

“Hayal edemiyorsanız, huzursuz edici sessizliği düşünün. Umutsuzluğun içinde süzülen parçaları ve zerreleri hayal edin. Ve bir trende boğulduğunuzu…”
– sayfa 25

“Rosa hafifçe ileri geri sallanıyordu. ‘Liesel’ diye fısıldadı, ‘buraya gel’. Kıza arkadan sımsıkı sarıldı. Bir şarkı söylüyordu ama sesi o kadar kısık çıkıyordu ki Liesel anlamıyordu. Melodiler nefesinde doğuyor, dudaklarında ölüyordu. Hans yanlarında sessizce ve kıpırdamadan oturuyordu. Bir ara sıcak elini Liesel’in serin başına koydu. ‘Yaşayacaksın’ diyordu o el ve haklıydı.“
– sayfa 391

“Rudy yürümeye devam etti ve soğuk havaya doğru konuştu. Tommy Muller’in oturduğu apartmana yaklaştıklarında ‘Biliyor musun Liesel?’, dedi. ‘Düşünüyordum. Sen aslında hırsız filan değilsin.’ Liesel’a cevap verme fırsatı tanımadan devam etti. ‘O kadın seni içeri alıyor. Hatta sana bisküvi bırakıyor, Tanrı aşkına. Ben buna hırsızlık demem. Hırsızlık ordunun yaptığı şey. Senin babanı aldılar. Benimkini de.”
– sayfa 504

*Hitler’in yönetiminde geçen onca yılda kimsenin Führer’e** benim kadar sadakatle hizmet etmediğini söylesem yalan olmaz sanırım. Bir insan benimki gibi bir kalbe sahip değildir. İnsan kalbi bir çizgiyken benimki daire biçimindedir ve doğru zamanda doğru yerde olmak konusunda kusursuz bir yeteneğim vardır. Bunun sonucu olarak, insanları hep iyi ve kötü durumlarda bulurum. Hem güzelliklerini hem çirkinliklerini görürüm ve ikisinin nasıl aynı yaratıkta olabildiğini merak ederim. Ancak onlarda benim kıskandığım bir şey var. İnsanlar ölecek kadar akıllılar.“
* Anlatıcının ölüm olduğundan bahsetmiştim. Bu sözler de ona ait.
** Führer: Adolf Hitler’in ‘lider’ anlamındaki lakabı.
– sayfa 513

“Beni mutlu etmeyin. Lütfen beni umutlandırıp bütün bunlardan iyi bir şeyler çıkabileceğini düşündürmeyin. Çürüklerime bakın. Şu sıyrıklara bakın. İçimdeki sıyrıkları görüyor musunuz? Gözlerinizin önünde büyüdüklerini, içimi aşındırdıklarını görüyor musunuz? Artık hiçbir şey için umut istemiyorum. Max’in hayatta ve güvende olması için dua etmek istemiyorum. Ya da Alex Steiner’in… Çünkü dünya onları hak etmiyor.“
– sayfa 544


Kitap Özeti

Küçük bir kız düşünün, annesi tarafından kardeşi ile birlikte Himmel Sokağı, 33 numarada oturan, başkalarının çocuklarını para karşılığında sahiplenip yetiştiren iki yaşlı insana bırakılmak istenen. Ama bu gerçekleşmedi. Kardeşi ile birlikte kısmı itibariyle… Liesel Meminger’in kardeşi yolculuk sırasında ölmüştü ve sadece o gidecekti.

Liesel’i taşıyan araç, sonunda Hubermann’ların evine varmıştı. Arabadan inmesi de, sonraki günlerde yeni ailesine alışması da kolay olmamıştı. Kardeşinin ölümüyle ilgili sürekli kâbuslar görüyor, etkisinden kurtulamıyordu Liesel. Fakat yaşlı babası Hans Hubermann, onun hayat ışığı olmuştu. Beraber sigara sarıyor, Hans akordeon çalıyor, küçük kız onu dinliyordu.

Liesel, kardeşinin defni sırasında ilk kitabını çalmıştı. Mezarcılardan biri gitmek üzereyken Mezarcının El Kitabı adlı kitabını düşürünce, Liesel’in onu alması hiç de zor olmamıştı. Böyle başlamıştı işte bu mâsumâne hırsızlık serüveni.

Bir de yakın arkadaşı vardı Liesel’in: Rudy Steiner. Rudy, okula Liesel’le beraber gidebilmek için her sabah Hubermann’ların kapısına dayanıyor, tüm gün peşinden ayrılmıyordu Liesel’in. Yaptığı her iyilikten sonra da öpücük istemeyi ihmal etmiyordu kendini Jesse Owens sanan bu inatçı çocuk.

Hubermann ailesi maddi anlamda sıkıntı çeken bir aileydi. Bu sebeple Rosa; zenginlerin çamaşırlarını yıkayıp ütülüyor, eve ekstradan maddi kaynak sağlıyordu. Liesel geldikten sonra çamaşırları almaya üvey kızı ile birlikte giden Rosa, bir süre sonra sadece Liesel’i göndermeye başlamıştı. Fakat gizliden gizliye Rudy Steiner de gidiyordu Liesel ile birlikte. Her seferinde de bu böyle olmuştu. Rudy’nin inatçılığı yüzünden sürekli şikâyet eden bir Liesel Meminger düşünülebilirdi. Ama o hiç de öyle yapmıyordu. Çünkü ziyaret edilecek evlerin arasında, içerisinde kütüphane bulunan valinin evi de vardı. Bir Kitap Hırsızı başka ne isteyebilirdi ki?

Liesel çamaşır için valinin evine gittiğinde, valinin eşi Ilsa Hermann onu içeri davet edip kütüphaneye götürüyor, o kitapları incelerken Bayan Hermann’da onu inceliyordu. Fakat Liesel’ın yapabildiği tek şey buydu. Henüz tam olarak okuyamıyordu -ki bu da onun canını fazlasıyla sıkıyordu-…

Liesel, babası ile birlikte evin bodrum katında Mezarcının El Kitabı üzerinden okumayı öğreniyordu. Fakat hâlâ iyi bir okuyucu olduğu söylenemezdi. Okulda Ludwig Schmeikl’ı hırpalamasının nedeni de bununla ilgiliydi. Ludwig, Liesel’ın okumasıyla defalarca dalga geçmişti.

Noel yaklaşıyordu. Hans küçük kızı için bir noel hediyesi almak istiyordu. Ancak maddi durumları bilindiği gibi iyi değildi. Bir çözüm bulunacaktı ve bunda Hans’ın imzası olacaktı. Evet, çözüme gelecek olursak, bunun sigara sarıp satmak olacağı aklınıza gelmemiştir muhtemelen. Ama sonuç olarak bu parlak fikir, Liesel’a iki kitap daha kazandıracaktı.

Söz konusu Hubermann’lar olunca, para her zaman için problem olurdu… Bu sefer de Rosa’nın çamaşır işleri kötü gidiyordu. Artık zenginler akıllanıp çamaşırlarını kendileri yıkayıp ütülüyordu. Elbette bu durumda Rosa Hubermann’a ihtiyaç kalmıyordu. Bunun Liesel’ı ilgilendiren tarafı, Rosa’ya ihtiyaç duymayan isimlerin arasında valinin de olmasıydı. Kütüphane artık yoktu. En azından şimdilik.

Günün birinde hikâyenin akışını değiştirecek bir olay yaşanacak, Max Vandenburg Himmel Sokağı, 33 numarada belirecekti… İşte o günden sonra o evde her şey değişti. İlk günler oldukça zor geçti. Max perişan bir haldeydi. Korku hakimdi herkeste. Yahudi birinin evde yaşıyor olmasının verdiği bir korku… Ancak Hans Hubermann her şeye rağmen, hayatını kurtaran adamın oğluna yardım edecekti. Sonucu her ne olursa olsun…

Genellikle bodrumda geçirdiği günlerinde Max sürekli kâbus görüyordu. Liesel’da ilk geldiğinde öyleydi. Ayrıca her ikisi de gerçek ailelerinden uzaktaydı. Benzer daha birçok noktaları vardı esasında. Ama bunlar bile onların iyi birer arkadaş olacağını gösteriyordu.

Max’in bolca zamanı oluyordu bodrum katında, Liesel’a ilk hediyesini de bu boş zamanlarında hazırlamıştı. Bir kitaptı bu hediye: Haraççı Adam… Liesel da Max için çöplerden gazete çıkarıyor ve gökyüzünden bihaber bu arkadaşına hava durumunu sunuyordu çoğu günler. Kimi zaman başucuna oturup kitap okuduğu da olurdu. Max hastalanıp yatağa düştüğünde bile devam edecekti tüm bu uğraşlar. Hatta Max’e yeni kitaplar okumak için Rudy ile birlikte valinin kütüphanesine, arka pencereden gizlice girip kitap çalacak, yine çalacaktı. Ama limon rengi saçlarıyla Rudy’i ve Kitap Hırsızı‘nı bekleyen bir sürpriz vardı. Kütüphanenin penceresini her zaman açık bulmaları tesadüf değildi. Ilsa Hermann kasten yapıyordu bunu. Hatta bir keresinde kütüphanede bisküvi bulmaları da yine bu yüzdendi.

O dönemin Almanya’sı savaş içerisindeydi ve her ihtimale karşı evlerin bodrum katları kontrol ediliyor, uygun bulunanlar ani durumlarda kullanılmak üzere seçiliyordu. Hubermann’lar için büyük bir tehlikeydi bu. Fakat onların deposu kontrol edildiğinde zor da olsa Max’i gizleyip görevlileri atlatmayı başarmışlardı. Görevlilerin depoyu sığınak olarak kullanamayacaklarını söylemesi de içlerini tamamen rahatlatmıştı.

Depolar boşuna kontrol edilmiyordu. Almanya gerçekten kötü günler geçiriyordu. O kötü günlerden birinde Hubermann’lar ve Steiner’ların da aralarında bulunduğu birkaç aile sığınmak üzere başka bir ailenin deposunda olacaktı. Ama korkulan olmamış, bombalar Himmel Sokağı’na düşmemişti… Daha sonraki sığınağa geçiş alarmında sıra dışı iki şey olacaktı. Liesel sessizlik içindeki tek ses olarak sığınakta kitap okuyacak, Max Vandenburg 33 numaralı evin penceresinden aylar sonra gökyüzünü seyredecekti. Onu çalacaktı. Çünkü o da Liesel gibi bir hırsızdı. Ama Gökyüzü Hırsızı…

Himmel Sokağı sakinleri için artık klasik hale gelmişti depolara sığınmak. Liesel’ın herkese kitap okuması, Max’in gökyüzünü seyretmesi de öyle… Ancak bir kez daha sıra dışı bir şey olacaktı. Hans bir hata yapacaktı. Daha önce de yapmıştı bu hatayı. Yahudi bir insana yardım etmek… Durumu şu iki madde ile özetleyelim;
1. Bu yahudi kesinlikle Max Vandenburg değildi.
2. Olayın dışarıda, Hitler yanlısı bir sürü Alman’ın arasında gerçekleşmesi, ilk maddeyi önemsiz kılıyordu…

Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Hans böyle bir hata yaptığına inanamıyordu. Ama yapmıştı işte. Günlerce kendine gelemedi. Sonrasında yaptığı hatayı kabullenip cezasını beklemeye koyuldu. Bir gün kapıyı çalacaklar, Hans’ı götürüp hapse tıkacaklardı. En azından Hans böyle düşünüyordu.

Bir sonraki sığınma günü gelmişti. Himmel Sokağı’nın boş olduğunu düşünebilirsiniz, buna hakkınız var. Fakat bugün, o gün değildi. Boş değildi yollar. Bir yahudi yürüyordu. Gideceği hiçbir yer yoktu, ama yine de yürüyordu. İstediği tek şey oradan uzaklaşmaktı. Daha fazla yük olmak istemiyordu Hubermann’lara. Hele ki Hans’ın başına gelenlerden sonra…

Bodrumda Adolf Hitler’le dövüştüğünü hayal eden adam gidiyordu. Ama gitmeden önce Rosa’ya Liesel için bir kitap bırakmıştı. Son zamanlarını üzerinde harcadığı Kelime Silkeleyici, Liesel’ın elinden düşmeyecekti yahudi boksörün gidişi sonrasında. Aslında bu gidiş, sadece bir başlangıçtı. Rudy’nin babası Alex Steiner ve Hans Hubermann’da gidecekti. Ancak bu zorunlu bir gidişti. Savaşa katılacaklardı. Hans’ın cezası bu olmuştu anlayacağınız gibi. Sonucunda şanslı tarafın kendisi olduğu bu cezada. Çünkü o daha kötüsünü bekliyordu. Savaştan da kötü bir ceza…
Gitme vaktiydi artık. Ayrılık zor olmuştu, fakat askerlik kolay olacaktı. Alex kendi mesleği olan terzi işleriyle ilgilenecek, Hans ise en istenilmeyen şeyi yapacak, ceset toplayacaktı orada.

Hans Hubermann’ın askerliği ilginç bir şekilde ilerliyordu. Ondan nefret eden bir adam vardı. Nedeni de belliydi, düpedüz kıskanıyordu onu, biraz da yenilginin hırsı vardı içinde. Arkadaşları ile arasında oynadığı oyunlarda sürekli kazanıyordu Hans. Yendiği kişilerden biri de oydu elbette. O Reinhold Zucker’dı: Hans’ın hayatını kurtaran adam. Bir kaza yaşanmıştı. Hans ve Zucker’ın da içerisinde bulunduğu bir kamyon yerle bir olmuştu. Hans’ın bacağı kırılmış, Zucker ise ölmüştü. Fakat Zucker kamyon hareket etmeden önce, Hans’ın nispeten daha rahat bir yerde oturmasını kendine yedirememiş, Hans’ı yerinden kaldırıp kendisi oturmuştu oraya. Bu da onun sonu olmuştu doğal olarak… Hans’ın kırık bacağı, eve dönebilmesi için yetmişti ona. Ama Hans’ı orada da güzel günler beklemiyordu. Bombardımana tutuluyordu şehirler, neyse ki henüz etkilenmemişti bunlardan Himmel Sokağı.

Liesel’da bir durgunluk vardı. Anlaşılan kelimelerle, cümlelerle pek iyi değildi arası bu günlerde. Babasının gelmiş olması onu mutlu etse de, Max hâlâ yoktu. Ülke kötü günler geçiriyor ve daha da kötü olacaktı. Tüm bunlar için suçluyordu işte kelimeleri, cümleleri… Ama bu suçlamalar onu alıkoyamadı tekrardan kütüphaneye girmekten. Ne de olsa kitap hırsızıydı… Bu sefer yalnız gidecekti Liesel, Rudy olmadan. Pencereden atlayıp içeri girdiğinde farkına vardı ki korkmuyordu, aceleci de değildi. Kitaplara baktı, birisini aldı eline ve tüm o kırgınlık ve kızgınlığıyla birlikte kitaba zarar vermeye başladı. Ancak yaptığına pişman olup kitabı bırakması uzun sürmedi. Liesel, şimdi de oturup bir mektup yazmaya başlamıştı. Bu, Bayan Hermann’a karşı bir özür niteliğindeydi. Ve bir şey daha vardı. Liesel bir daha kütüphaneye gelmeyeceğini de yazmıştı masaya bıraktığı mektupta…

Bir kaç gün sonra çalan kapıyı açmaya gittiğinde, gelen kişiyi görünce bir hayli şaşırmıştı Kitap Hırsızı. Ilsa Hermann, elinde bir defterle kapının ağzında dikilmiş, bekliyordu. Liesel, Bayan Hermann’ı içeri davet edip kahve ikram etti. Bir süre sonra gelme nedenini açıkladı Ilsa Hermann. Çok etkilenmişti Liesel’ın yazdığı mektuptan, ileride harika bir yazar olacağını düşünmüş, Hubermann’ların evine gelip boş bir defter hediye etmişti Liesel’a kendi hikâyesini yazması için. O da aldı ve bir Kitap Hırsızı’nın hikâyesini yazmaya başladı. Bombaların daha da yaklaştığı bu günlerde bodruma iniyor, yazıyor ve yine yazıyordu. Onu hayatta tutan da bu olmuştu ya…

Yine bombaların Almanya’ya düştüğü, Liesel’ın bodruma inip yazdığı günlerden biriydi. Fakat tekerrür etmeyen bir şey vardı. Bombalar Himmel Sokağı’na düşüyordu. Hubermann’ların deposunu kontrol etmeye gelen görevliler yanılmıştı. O yeterince derin olmayan sığınak, bir hayat kurtarmıştı; Hans’ın, Rosa’nın, Rudy’nin ve daha pek çoğunun öldüğü o gecede. Sonraki günlerde savaştan dönen Alex Steiner’ın, diğer herkesle birlikte ölmek istediği o gecede… Himmel Sokağı yoktu artık. Sadece enkaz ve cesetler vardı. Bir de deliler gibi her yerde ailesini arayan küçük bir kız. Hıçkırıyordu Liesel, gördüklerini hazmedemiyordu. Babası ve onun akordeonu, diğer her şey gibi hareketsizdi. Rudy ölmüştü, Rosa da öyle… Ve bu kötü güne ait tek güzel şey: Rudy, sonunda Liesel’den en çok istediği şeyi alacaktı: bir öpücük…

Hikâyemiz, Alex Steiner’ın terzi dükkanında çalışan Liesel’ın bir kişi tarafından sorulmasıyla sona eriyordu. Bu kişi Max Vandenburg’du. Her nasılsa hayatta kalmış ve bulmuştu Max, Liesel’i… Ve anlatıcının -ölümün- verdiği son bir not vardı. Liesel Meminger yıllar sonra yaşlı bir kadın iken, ölüm, yanında enkazdan çıkardığı Liesel’a ait defteri götürerek, onun ruhunu bedeninden söküp alacaktı.

Ömer Faruk Erdoğan

Elazığ Fırat Üniversitesi, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi, 3. Sınıf − Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı, 1. Sınıf - Kişisel web sitesi: omerfarukerdogan.com

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir